|
Arkadaşlar, bu yazıya ciddi bir başlık atmak hiç istemedim, tabii
ki bir süper kahramanlık olayı sözkonusu değildir..Yine de, filmde
adı geçen kişiler, yerler ve olaylar gerçekte vardır! Yine Aladağlar..
'kardeşim buradan da bıkmadın mı' diyen düşünce balonlarınızı görür
gibi oluyorum ama, tilkinin eninde sonunda vardığı yer kürkçü dükkanıdır
hesabı, biz de bir kez daha Aladağlardaydık. Ocak ayı sonunda, arkadaşım
Mustafa Kalaycı (Tafa) ile Ağrı dağının kuzeybatısına çok sert bir
havada yaptığımız ve zirveye ulaşamadığımız tırmanıştan sonra, bu
kez eski dostlarım 'teğmen' Kürşat Avcı ve 'masör' Efecan Aytemiz
ile gelmiştik. Berbat derecede yağışlı ve derin karlı devam eden
2002-2003 kışının bu bayram tatili kısmının da öyle olacağını öngörerek,
tur kayakları ile ekibi mobilize etmiştik - Kürşat'ın jipini çantalar
ve kayaklarla hıncahınç doldurup, sisli bir gecede dağ yoluna düştük.
Güneş doğmadan önce sıkı şekilde buzlanmış olan Altunhisar yolunda
bir yerlerde, jipimiz 360 derece spin atarak yoldan çıktı ve şarampoldeki
kara kıçüstü saplandı.. Adrenalin pompası, biir. Macera daha yeni
başlıyor! Yolun kalan kısmını gözlerimiz tamamen açık, tırsak tırsak
saatte yirmi kilometre ile giderek Çukurbağ'a varabildik. Salim
Abi ve ailesinin bayramını kutlayıp beraber kahvaltı ettikten sonra,
tipik prosedür: giyinme, traktöre biniş, eli ayağı üşüterek Emli
yolu. Hava umulmadık derecede açık ama yerde bol taze kar var ve
Salim abi bizi traktörle Sarımehmetin Yurdu'na atamıyor.. sağlık
olsun, biz de kayakları taktık ayağımıza, altta fok derileri ile
güzel bir tempoda gidiyoruz. Bu tur kayağı işi bizim Efe'ye ilginç
gelmiş olmalı, ayağına ilk defa tur kayağı takıyor çünkü. Aslında
pek bir fark yok, sadece batmadan yürüyoruz. Bir süre sonra kayakları
yerde sürüyerek yürümek içimi baydı ve bağlamalar nedense ayaklarımın
tabanını biraz acıttı, ben de (sırtımda yeterince ağır metal yokmuş
gibi) onları koca çantamın yanlarına bağlayıp, sıradan ölümlüler
misali (!) ormanda yürümeye başladım..
Dağ insan dolu, bayram tatili tabii, herkesin uzun süreli dağa gelebileceği
tek zaman. Akşampınarı'nda kampta olduğunu tahmin ettiğimiz, eskilerden
Ufuk Özgöz'le yolda karşılaştık:
-Vaay abim!
-Ne o, kayağını gezmeye mi çıkardın!?
Velhasıl, Kürşat ile taa Pakistan'dan ona getirdiğimiz yün Hunza
beresini (Bin Ladin şapkası!) ve ufak bir şişe cep kanyağını ona
verip yola devam ettik. Akşampınarı.. bir sürü çadır, bir sürü insan.
Uzun süredir bu kadar kalabalık bir dağ ortamı görmemiştim! Bizim
Bilkent kulübü de oradaydı ve Kürşat ile Efe'yi beklerken onlarla
uzunca süre oturup sohbet ettim. Tipik Akşampınarı işte, saat ikide
güneş hemen gitti ve lüzumsuz bir ayaz bastı.. Bizimkiler de gelince
geceyi burada geçirip yarın Güzeller Kuzey yüzünün oralara çıkmayı
planladık. Hemen çadırı kurduk, tur kayaklarının en bayıldığım yanı
bunları kara saplayıp çadırı harika şekilde sabitleyebilmek..hele
de üç kişinin altı kayağı ile çadır davul gibi geriliyor!
Yıldızlı ve ayaz bir gece basarken biz de planlarımızı bir kez düşündük:
Amacımız sakin rotalar çıkmaktı bu sefer, Güzeller Kuzey yüzü'nü
kar uygun olursa düşünüyorduk, veya C1/ Sıyırmalık dağını. Herşeye
yukarıdaki kar ver hava durumu karar verecekti. Hava durumu bu günlerde
biraz dengesiz de olsa düzeliyor gibiydi.
Ertesi sabah hiç erken kalkmadık, bariz bir tembellik ve sabah uykusu
ile toparlanıp yola çıkışımız saat onu bulmuş olmalıydı. Ben kayaklarımı
Bilkentli arkadaşlara vermiş ve köye geri yollamıştım - bu kayak
işi bana hoş gelemiyordu bir türlü. Bizim kafadarlar ise hala ısrarla
kayaklı idiler. Efecan garip bir merakla kayak işine sarmıştı, hayırlısı.
Böylece onlar motorize ben piyade, eski ve de emektar Sıyırma boğazımıza
girdik. Vadi tabanına kadar inmiş iki büyük çığın kalıntıları ibret
vericiydi diyebilirim.. Yarısı kapanmış olsa da sert ve eskiden
kalma ayak izlerden batmadan gidiyor ama iz haricine çıkarsam belime
kadar gömülüyordum. Neyse, çok da batmadan üç saatte Sıyırma boğazının
sapağına tırmanabildik. Boğazın Güzeller kuzey ve batı çanaklarına
ayrıldığı bu çukur yerde Korkut Hoca ve üç arkadaşından oluşan Bursa
ekibiyle karşılaştık, onlar da Vayvay bölgesine gitmek üzere oradaymışlar.
Bu günlük bu kadar diyerek kampımızı 2650 metrede attık. Hava öğleden
sonra kapadı, sis bastı ve hafif bir kar tozarmaya başladı dışarıda.
Şu anda Demirkazık kuzeydoğu sırtını tırmanıyor olması gereken tüm
dağcı arkadaşlarımıza (bildiğimize göre en az üç ekip olacaktı)
sabır ve şans dileyerek çadırımızı kurduk. Geceleyin Efecan o kadar
çok konuştu ki yan çadırlar asla uyuyamamış olmalı..
Sabah bir kez daha tembellik ederek rotaya filan girmedik ve Güzeller'in
duvarlarındaki durumu keşfe gittik. Bu güzel, açık günü de böylece
yemiş olduk.. Efe ile ben yürüyek, Kürşat ise kayakla Güzeller çanağına
kadar çıktık ve bunu da Kürşat'ın kayakla boğazdan düşe kalka inmesi
izledi. Adam bu işe iyice sardırdı, kampa varınca bir kez daha yukarı
çıkıp yine indi… Huopp birader, kayak için Uludağ'a gitseydin madem
öyle! Şaka bir yana, dağda olağanüstü miktarlarda kar var ve zannederim
önümüzdeki yaz, dağ bol karlı olacak. Birçok rotaya girmek (Güzeller
klasik batı kulvarı dahil) şu an için biraz tehlikeli. Yine de günün
kalanını sabah erkenden Güzeller kuzeydoğu sırtına girmek için hazırlık
yapıp erkenden uyuyarak geçirdik. Bu rotanın ilk kış tırmanışını
Efecan ile beraber 1997 aralık ayının son günlerinde yapmıştık ve
aşırı zor olmasa da zevkli bir tırmanıştı..Bu koşullarda üç kişi
bu rotayı tekrarlamak güzel olacaktı sanki.
12 şubat sabahı hava kül rengiydi ve sabahın üçünde olması gerektiği
kadar soğuk değildi. Kesinlikle yağış geliyordu. Neyse, kampımızı
terkederek Güzeller kuzey çanağını geçtik ve kuzeydoğu kulvarının
tabanına vardık. Çok kar vardı, ama yine de aşırı batmadığına güvenerek
ilerledik. Kulvar 45 derece eğimi asla geçmese ve kazma çıkarmak
zorunda hissetmesek de, kulvarın üst üçte birinde kar iyice batmaya
başladı. Artık üst bacak hizasında karı yararak gidiyorduk.
-Mamayi zukkero, mamayii zuukkeroo..
-Abi amma geyik yaptın be, yeter artık, sus da biraz dağın huzurunu
bulalım!
-Napiim yav, ben konuşmazsam asla yürüyemem!!
Kürşat, Efecan'ın durmayan çenesinden kaçarcasına öne geçmiş, hiç
durmadan iz açıyordu. Nihayet sertleşen kar üzerinden, beldeki kornişi
soldan dolaşarak Güzeller-Sıyırmalık beline çıktık. Bu arada hava
da beklenmedik tarzda açıp güneşlenmişti ama güneyden kötü niyetli
gri bulutlar geliyor ve sert bir rüzgar da gittikçe artıyordu..
Belde kısa bir su - yiyecek molası sonrasında, ortamda buz olmasını
hiç beklemediğimiz için sadece buz aletlerimiz elde, emniyet kemerleri
takılı ve teknik malzemeler üzerimizde şangırdar şekilde Güzeller
tarafına tırmanmaya başladık. Güney yöne kısa bir travers ve açık
olan kayaya giriş.. III derece zorlukta ama dimdik bir etabı birbirimize
taş düşürmeden geçtik- kayaların arası ve üzeri ince bir buz örtüsüyle
kaplı. İçimden krampon giymeyi geçiriyorum ama 'hızımız iyi, gerekince
takarız' bahanesi ağır basıyor. Kaya dik ama tutamaklı ve (hayret
ama) sağlam sayılır, paso buz aletlerini kaya çatlaklarına takıp
buna güvenerek, aradaki ufak buzlu alanlara ve donmuş topraklara,
yosunlara saplayarak gidiyoruz. 70-80 metre kadar sonra eğim iyice
arttı, hala üç adam altalta ve serbest gidiyoruz. Kulvarımsı, içi
sert karlı dik bir bacaya girip sırayla tırmanıyoruz, ama bu karın
altı buz! Ah, krampon, krampon! Kramponu burada takmanın mümkünü
yok, buza sapladığım tek aletle duruyorum..altta ise boşluk. Neyse,
geri dönüş daha riskli bu noktada, kelleyi koltuğa alıp bir ayak
kayada, eller alete asılı ve bir drop knee hamlesiyle diz düşürerek
bu etabı da egale ediyorum. Spor tırmanışın gözünü seveyim! Yamacın
yattığı yerdeki sert karda ayak vurup iz açarak bir süre tırmanıp
omuz gibi düz bir sete ayak bastık. Rüzgar burayı iyice kasıp kavurmuş
ve çarşak ortaya çıkmış, hemen yanından ise ayak izi çıkmayacak
kadar sert bir kar-buz örtüsü başlıyor. Bizden 250 metre kadar yüksekteki
zirveye bu tür sert bir buz zemininden neşeyle tırmanacağımızı safça
zannederek, kramponları geç de olsa takıyoruz..
Setten ilk adımlar sert başlasa bile sonrası karda diz üzeri batmaya
başlıyor ve hatamızı bir kez daha anlıyoruz: Burası ne de olsa bir
kuzey yüzü; oturmamış kar olacağını düşünmeliydik. Kayalık bir sete
kadar 70-80 metre kadar böyle devam ettik ama kar çok fena, tam
kitaplarda anlatılan teorik çığ dersi.. Yukarıda büyük bir mağara
ve altında 100 metre genişlikte bir kar alanı var, bunun da üzerinde
- neredeyse 100 metrelik bir tırmanışla ulaşılacak olan- zirve sırtı
gözükmekte. Mağaraya dik devam edeceğiz derken bu büyük kar alanının
altta daraldığı etabı yan kestik, kar artık bel hizasında batıyor,
çoğu yerde plastik ayakkabılarımız zemindeki kayalarda patinaj yapıyordu.
Sırt hattındaki mağaranın yarattığı hava akımı bozukluğu nedeniyle
olsa gerek, kar buraya fena yığılmış ve tabaka yapmış. Kulvarın
kayalık sırtına vardığımız anda bir homurtu ve gümleme sesi kulaklarımızı
doldurdu:
-Çığ! Olum dikkat, çığ!
-Lan!Lan!Lan!Gidiyor!
-Öfff bee!
Önce altını, sonra da kenarını kestiğimiz için mağaranın altındaki
kar yamacı kopup düşmüş ve yüzelli metre aşağıda koni şeklinde yayılıp
açılmıştı..Adrenalin pompası, ikiii! Ne kadar küfür ettiğimizi burada
hiç yazmayayım..
Neyse mağaraya girmiştik artık. İçi geniş bir dağ keçisi ini olan
mağaranın arkası açıktı, sakin ve güvenli bir yol var mıdır düşüncesiyle
dar bir tünelden sekiz metre kadar sürünerek arkaya baktık..Koca
bir korniş ve temiz, dik bir duvar vardı altta ve üstte. Rotayı
zirveye vardırmak için tek yol, mağaranın altındaki kar yamacını
(az evvel yarısı düşen yamacı!) tamamen, 60 metre kadar yan geçip,
açık kayalık olan sırta ulaşmaktı. Bu noktada 'niye zorluyorsunuz,
niye geri dönmüyorsunuz' dediğinizi duyar gibi oluyorum. Ama işler
böyle değil.. ayrıca biraz iradeli davranmak da gerek, mesele hayati
boyuta gelmedikçe bence sorun yok. Burada henüz o boyutta değildik
ve içimizdeki şeytan bizi devam etmeye çağırıyordu, omzumuz üzerinden
ahlaksızca, baştan çıkarırcasına fısıldıyordu. Zirveye, hadi zirveye!..
Hava iyice bozmuş, artık düzenli ve hiç ara vermeyen sert bir yel
esip kar savuruyordu. Gök çelik grisiydi. Kusursuz fırtına.. Hah
hah ha! Böylece, mağarada tavana birleşen doğal bir dikite perlonbant
dolayıp teğmen Kürşat'ı yamaca yolladık, daha doğrusu göreve gönüllü
oldu. Güneydoğu'da, Hakkari'de askerliğini gönüllü yaptığından beri
onu 'teğmen' Kürşat olarak çağırırız..Efe onun emniyetini alırken
o da çığ tehlikesi ile yüklü kar yamacını keserek, ipi sürükleyerek
ilerlemeye başladı. Adrenalin pompası, üüüç!
-Olum burası kesin düşecek, fena kesiyorum! İpi sıkı tutun ha!
-Merak etme baba, emniyetin sağlam!
-Ulan, ulan..!
Derin batmasına rağmen Kürşat yamacı düşürmeden tamamen paralel
şekilde kesip, 8 milimetrelik ipin 60 metresini son milimine kadar
kullandı ve sırta ulaşıp uzunca süre istasyon için bir yer aradı,
karları ve buzları eşeledi, indi, çıktı sonunda da bir sikkeyi iyice
çaktı. Efecan ile derin bir oh çektik.. Bu arada rüzgar çok sert
esiyor ve mağaranın ağzında, tam Efecan'ın istasyona bağlı emniyet
aldığı yerde burgaçlarla dönerek kar savuruyordu. Efecan'ın ağzına
yüzüne, sıkıca kapalı kapşonuna kar doluyor, elleri donuyordu ve
küfürlerini, söylenmesini duyabiliyordum..artık mamayii zukkeroo
diye şarkı soyleyemiyordu! 1997 yılının o soğuk kış gününde burayı
tırmanırken de aynı yerde bu tür bir tipi yemiştik- gerçi o zaman
hava daha da soğuktu ve kirpikler, kaşlar tamamen buz külçeleriyle
kaplanmıştı.. Artık sıra bizdeydi, ben de kilitli bir karabinle
sabit duran ipe girdim ve Kürşat'ın yanına ulaştım. Son olarak Efe
istasyonu söktü ve Kürşat'ın emniyetiyle yamacı geçti. Önümüzde
neredeyse iki ip boyu kadar, 60 derece kadar eğimli ve karlı, arada
kayalar gözüken bir yamaç vardı. Sırf çok üşüdüğü ve hareket etmek
istediği için bu ip boyunu gitmek isteyen Efe malzemeleri Kürşat'tan
alıp tırmanmaya başladı. Biz de yanımızda olan her giysimizi giyip,
onu seyrederek ip vermeye başladık. Efecan bazen derin batarak,
bazen de sert karla kaplı kayalarda garip miks hamleler yaparak
ipin sonuna geldi ama istasyon kuracak yer bulamıyordu..derin kar
ve dümdüz, slab kayalar.. sadece bir sikkeyi kayaya çakabildiğini
gördük. Kürşat ile birbirimize baktık ve karar verdik:
-Efecaaan, devam et!
-Nee?!Nasıl?
-Sen ipi o sikkeden geçir ve devam et, biz de tırmanıyoruz!
-Okeyyyy!
Böylece hiçbir dağcılık kitabında yazmayan- ve hatta başkası yapsa
kızacağım- bir emniyet sistemi ile Efecan lider giderken biz de
Kürşat ile ipin ucuna bağlı, altalta ilerliyorduk. Tek emniyetimiz
o titanyum sikke idi, geçtiğimiz yerler dik olsa da pek zor değildi
ama burayı serbest (ipsiz) geçsek ve yamaç çığ olarak inse veya
birimiz hasbelkader düşse altımız Güzeller kuzey duvarı idi. Dolayısıyla
bu sistem burası için işlerdi. Fikrimce her yerde ana ve duruma
göre emniyet almak uygundu.. Biz sikkeye kadar tırmandığımızda Efecan
neredeyse zirveye çıkmak üzereydi. Hava iyice bozmuş, gri bulutlar
arasında görüşümüz azalmıştı. İki buz çekici darbesiyle derhal çıkan
sikkeyi toplayıp tırmanmaya devam ettik, kısa sürede kar iyice sertleşti
ve Güzellerin tanıdık zirvesine krampon bastık. Mamayi zukkero!
Efecan zirvenin diğer tarafında belinden emniyet almıştı.. Artık
önümüzde iniş vardı, klasik rotadan ve yine çığ tehlikesi içinden..
Bir iki fotoğraf çekip çevre dağların sis içinden gri hayaletler
gibi gözüken siluetlerini bir an seyretmenin ardından ipi çantaya
kaldırıp Güzeller'in klasik rota beline indik. Rüzgar şirret bir
kadının tokatı ve çığlıkları misali patlamalarla bizi ezmeye çalışıyordu
ama neyse ki kulvarın üst kısmı rüzgardan korunaklıydı. Uzun süredir
ilk kez kapşonlarımızı açıp ceket fermuarlarını karnımıza indirebiliyorduk.
Aşağıda kulvarın iyice daraldığı yerde işler bir kez daha sarpa
sardı. Kar iyice derin batıyordu ve böldüğümüz tabaka çok kalındı,
kırılması işten bile değildi.. Önde dizüstüne kadar batmış şekilde
giden Kürşat'ın sakin sesi bizi uyarıyor:
-Çanta tokalarını açın ve atmaya hazır olun, burası gitti gider!
Tabakayı kırıyoruz!
-Yapma ya!
Adrenalin pompası, döört! Sessiz küfürler..Yapacak birşey yok. Karı
keserek, batarak ve geri dönüş olmadığını bilerek adım adım alçalıyor,
tüm kulvarın yüzlerce ton karının tepemize inmemesi için sessizce
dua ediyorduk üçümüz de içimizden. Hadi oğlum dayan , düşme be oğlum…Güzeller
batı kulvarının daralan yerinin altında olan ve derin bir çatlak
halinde olan rimaye'nin de bir kısmı açıktı, çatlağın üzerinden
içine bakınca burada on metre kadar kar olduğunu anladık! Neyse
ki kritik dar yeri geçmiştik, hızlı bir tempo ile dimdik inerek
tehlikeli alanı geride bıraktık ve dağın eteğinde mola verdik. Püff..Güzeller
gibi bildik bir dağ bile bazen oldukça belalı olabiliyor. Yarım
saat sonra, gri bir gökyüzü ve hafif bir kar yağışı altında kamptaydık.
Böylece Güzeller dağı'nın ilk kış doğu - batı geçişini de (hasbelkader,
planlamadan da olsa) yapabilmiştik. Gerçi diğer projelerimiz kesin
yatacaktı, bu yağış iki-üç gün sürerdi en azından. Günün kalanı,
elimizde bol olan abur cubur ve çay- kahve tüketiminin yanısıra
bol sıcak yemek yiyerek ve her konuda uzun uzun geyikleyip şakalar
yaparak geçti. Efecan'ın çenesi yine, bir kez daha düşmüştü ve duracağa
da benzemiyordu! Ertesi sabah Kürşat kayarak, ben yürüyerek, Efecan
ise sırtta taşıdığı kayaklarına küfrederek Emli'ye iniyorduk. Isınan
hava ile kar bazı yerde göğüs hizasında batıyordu. Eve dönme vaktiydi.
Nasılsa buraya geri dönecektim. Artık önümde büyük bir proje, Matterhorn
tırmanışı vardı..
TUNÇ FINDIK, Mart 2003
www.tuncfindik.com
|