|
İlk yurt dışı tırmanışım ve gerçek anlamda ilk yüksek irtifa tırmanışımı,
Pamir Dağlarındaki Peak Lenin (7134 m.) ’de yaşadım. Bu faaliyet,
Türkiye Dağcılık Federasyonu tarafından 1993’te düzenlenmişti ve
ekip arkadaşlarım Nasuh Mahruki, Uğur Uluocak ve Alper Sesli idi
Aşağıdaki yazılar, tırmanışta tutmuş olduğum günlükten kısaltılarak
derlenmiştir.(bu arada, günlüğü bana hediye eden dostum Seher Altınay’a
sevgilerle..)Tırmanış, genel olarak devamlı surette sıkıntı ve sürprizlerle
doluydu- ibret-I alem niyetine okunabilir.
16 Temmuz 1993
Uçaktayız… “Türk milli takımı” adıyla kabaca anılabilecek bir ekip
olarak Alma-Ata’ya, Kazakistan’ın başkentine doğru gidiyoruz. Topluluktaki
8 kişiden dördü Tien-Shan’a, dördü de Pamir’e tırmanmayı hedefliyor,
heyecanlıyız galiba! Aslında günlük yazmak bana göre değil (keza
sonradan günlüğümü tırmanış çizim defterine çevirdim) ama ilk kez
yurtdışına tırmanmaya giderken günlük tutmanın pek de fena bir fikir
olmadığını düşünmüştüm…
Bilmedik bir dağa, hiç denemediğim bir yüksekliğe, genel bir bilinmeyene
gittiğimizin farkındayım. Acaba, beş-altı bin metrede neler olacak?
Hastalanacak mıyım, aynı Mecit Hoca’nın kitabında anlatıldığı gibi
mi olacağım, şiddetli başağrısı, kusma?
Sabah gün doğarken, Alma-Ata havaaalanına alçalırken gözüken dağlar
(Tien-Shan’ın kuzey etekleri) pek vahşi ve yüksek gözüküyorlardı.
Esasen, 5000 metrelik bir dağa bile çıkmamışken 7000 metrelik bir
dağa nassı çıkacağımızı da merak etmiyor değilim. Neyse, uçaktan
inince içli bir veda töreni sonrası, Tien-Shan ve Pamir ekipleri
ayrıldılar – Alpaslan Kara, Serhan Poçan, Ufuk Özgöz ve Seyhan Çamlıgüney
onları bekleyen birkaç günlük sefil yolculuğa adım attılar. Ya biz?
Daha birkaç gün burada kalıp, bir Alman dağcı grubunu bekleyeceğimizi
haber aldık. Bizim “organizatör’ Vadim Haybulin’in evinde Ben ve
Nasuh, Rinad (Vadim’in birader)’in evinde de Uğur ve Alper kalacakmışız.
Sıkıldım, beyaz dağ görmek istiyorum!
17-18 Temmuz 1993
Alma-Ata’da gezinti, bol tıkınma, Çin restoranını ziyaret ve daha
da tıkınma, dolar üzerinden kazıklanma girişimleri… Bu iki gün böyle
geçti derken, son gün gelen “bizim” Alman ekibiyle tanıştık. Eskiden
“doğu” Berlinli, şimdiki yeni Alman vatandaşı olan beş kişilik bir
ekip bu, biraz ukalaca tavırlar içindeler, eee, ne de olsa ‘karakafa’
Türklerle tırmanacaklar!
Alma-Ata temelde güzel ama genelde ruhsuz bi metropol. Şehri dışında
“Medeo” olarak anılan bir spor kompleksini gezdik, sonra da şehrin
güneyindeki dağlara giden telesiyejle 3150 metre yüksekliğe uzandık,
dönüşte yağan yağmurla da bi güzel ıslandık. Bu şehirde boş boş
beklemek beni biraz huzursuzlandırdı, bişeyler okusam diyorum,bütün
kitap ve gazeteler Rusça ve Kiril alfabesiyle.
19 Temmuz 1993
Biraz hayalkırıklığı yaşıyorum… Pamir’e kimbilir kaç gün ve bin
bilmem kaç kilometre yol tepeceğimiz araç tam bir hurda, kamyon
bozması. Bu kadar adam ve malzeme nasıl gideriz, aklıma hiç yatmadı
doğrusu. Nasıl derken, bi şekilde araca sığıp düştük yollara sabahleyin,
daha kargalar bile kahvaltı etmeden. Güneye, güneybatıya gidiyoruz,
akşam saat sekize kadar hiç durmadık ve birşeyler de yemedik tabii.
Gün batarken acayip bir yerde (kaçak benzinci veya uyuşturucu dağıtım
merkezi filan olabilir) neyseki kahvaltıvari birşeyler yedik. Geceyi
de Kazakistan bozkırında bir yerde tulumlarımıza girerek geçirdik.
20 Temmuz 1993
Kahvaltıya benzer şey sonrasında, yine yoldayız. Yarım yamalak
İngilizce konuşan sürücü ve rehberden anladığım kadarıyla, Pamir
dağlarının eteğindeki Oş şehrini hedefliyormuşuz. Moralim bozuluyor,
çünkü konuşmalarından üç gün daha gideceğimiz gibi bir izlenim edindim.
Bu arada, küçük ekibimizde Türkler-arası etik çatışmalar yaşanıyor,
Almanlar’la ise uyuştuk gibi…
İki günde 800 kilometre almışız ama canımız çıktı be. Lenin’in
anakampı Açıktaş’a kadar bi bu kadar yol, iki yüksek geçit ve bol
toz yutmak var önümüzde. Manzaralar genelde hoş, yüksek geçitlerden
geçiyoruz, hava cehennem gibi sıcak…
Yüksek, tozlu platolar, terkedilmiş ıssız yollar, çevresi dağlık
ovalar,viran köyler, geçtiğimiz bölgeleri iyi anlatır herhalde.
Aracı arasıra polis veya asker durduruyor, o zaman da rüşvet olarak
konserve veriyor bizim Ruslar, işler hemen düzeliyor.
Yemekler pek iyi değil, kalite ve miktar gittikçe düşüyor, orantılı
olarak tad da bozuluyor. Ekip olarak bol miktarda ve kaçınılmaz
şekilde geyik yapıyoruz, biz de, Almanlar da. Sıkıldık artık! Yolda
Özbekistan’dan da geçtik, Fergana ovası, Andijan şehri ve Taş-komir
kasabasını geride bıraktık. Katettiğimiz yol, bana İkinci Dünya
Savaşında Almanların Moskova kapılarına dayanmasını anımsatıyor,
dönüşü onlarınki gibi bozgun olmaz inşallah!
Geceyi Oş’ta, bir ilkokul bahçesinde uyuyarak (tabii ki açıkta)
geçirdik.
21-22 Temmuz 1993
Sarıtaş geçidi adlı 3650 metre yükseklikteki geçidi geçtik bugün,
kamyon su kaynattı. Peak Lenin’i ilk kez gördük – etkileyici, beyaz
ve büyük. Bu geçitten sonra, yanlış bilmiyorsam Alay dağları olarak
adı geçen, bizim Aladağlar’ı andıran yapıda dağlık bir bölgeden
geçtik, 100 km. filan sürdü dağlar. Bazı sınır kapısı benzeri yerlerden
geçip, Büyük Pamir Platosu’na çıktık. Burası bir tarafı 4000 metrelik,
bir tarafı da 6000 küsür metrelik dağlarla çevrili bir bozkır –
tamamen düzlük. Artık, dört günlük yolculuk ve 1200 kilometrenin
sonundayız. Ama çok hırpalandık hepimiz.
Zannettiğim gibi Açıktaş Uluslararası Kampı’na değil, bilinmeyen
bir yere ana kamp kuruyoruz. 3600 metrede, çevresi çayır-çimen,
suhur denilen marmot benzeri bi hayvanın çok olduğu ve Kırgız yurtlarına
yakın bir yerde çadırlarımızı açtık. Kampı buraya kurmuşuz çünkü
Açıktaş (Lenin’in ana kampı) para istiyormuş bizim cimri Ruslardan.
Hadi bakalım…
Öğleden sonramız yağış altında ana kamp ve geceleme çadırlarını
kurup yerleşmeyle geçti. Günbatımı oldukça güzeldi, kıpkızıl bulutlar,
yeşil otlaklar ve dev, bembeyaz dağlar. Hepimiz heyecanlandık… Oh
be, nihayet bi dağa varabildik.
23 Temmuz 1993
Peak Lenin kampımızdan gözükmüyor, ama önde öyle bir 6000 metrelik
dağ var ki…Peak Tsurupa adındaki bu zirvenin buzullar akmış her
yerinden, serakları filan var. Sabah bol sarmısağa dayandık yemekle
beraber. Gece ise deliksiz uyudum. Bugün malzemelerimizi gözden
geçiriyoruz: İlaçlar, teknik malzemeler, giyecek ve yiyecekler.
Yarın sabah 4200 m. kampına, sonraki gün de 5000 küsür metre kampına
gideceğimizi anlıyoruz. Ocak için iki buçuk litre kadar benzin buldum
Ruslardan, kramponlarımı törpüledim, herşeyi ikinci kez gözden geçirdim.
Akşamüstü şiddetli bir yağmur bastırdı – çadırlara tıkıldık. Dağ
kapattı, hiç bir şey gözükmüyor.
24 temmuz 1993
Yağmur sabaha karşı kara çevirdi, çadırların üzeri buz tutmuş durumda.
Hazırlandık, tam gideceğiz derken Alman ekibindeki kızın hastalandığını
ve gelemeyeceğini öğrendik. Ekiplerarası bir anlaşma sonucu, yarın
hareket etmeyi kararlaştırdık. Böylece, kahvaltı sonrasında 3800
metredeki bir Kırgız yurduna yürüdük. Hava çok serin, dağlar bulutlu
ve sisli. Yurdun içine buyur edildik ,oturduk, izzet-ikram, ve muhabbet
oldu. Adı Rüstem olan yurt sahibi bize Demirel’in hayatta olup olmadığını
sorarken biz de çay ve tatlı’ya yumuluyorduk! Dönüşte Uğur ve ben
önden giderken bir Kırgız atlısına denk geldik. Uğur, laf arasında
ata binmek istediğini anlattı, adam razı oldu. Uğur ata bindiği
anda, at dörtnala koşmaya başladı, Uğur da sırtında! Kırgız bağıra
çağıra ardlarından koşarken Uğur ve at bir tepenin ardında gözden
kaybolmuşlardı bile. Az sonra Uğur at sırtında, Kırgız ise atı
tutar şekilde döndüler. Uğur kampa atla girdi – Almanlar hayret
dolu bakışlarla olayı seyrediyorlardı.
Hava yine kötü, gökgürültüsü ve yağmur var. Yemek çadırında oturmuş,
Rusça öğrenmeye çalışıyorum . Kalan vakitlerde de ileride neler
olacağını hayal etmeye çalışıyorum…
25 Temmuz 1993
Saat 9:30 gibi yola çıktık –yüklerimiz abartılı değil. Hızlı denilebilecek
bir tempoyla, 3900 metrelik yeşillik bir sırtı aştık ve sonra da
çamurlu bir sırta yöneldik. 4050 metrelik bu geçidi de aşınca, aşağıda
Komantsu buzulunu gördük. Buzula girmeden önce yeşillikler arasında
bir yemek molası –hava kapalı, inceden sulusepken yağıyor, gri
gökler hakim manzaraya. Uğur ve Alper henüz gelmediler, yükleri
biraz ağır zannederim. Onlar gelince niye beklemediğimize dair kısa
bir tartışma sonrası, yine yola düşüyoruz hepberaber, Nasuh ve ben,
bizim “rehber” Sacha ile öndeyiz. 4250 metredeki ilk kamp yerine
varıyoruz, buzul ortasında bir düzlük burası. Buzulda birçok göl
var ve her iki taraf da yüksek sırtlara uzanan karlı yamaçlar..
Kar yağıyor, çadırları kurduk, bende biraz başağrısı ve bulantı
var ama normal, 4000 metre üzerine ilk çıkışım bu. Nasuh’un da dişi
ağrıyor. Alper biraz aşağıda kan ile beraber içtiği ilaçları “kustu”.
Tatsız bir durum bu. Almanlar bizden biraz benzin istediler, artık
aramız iyi denilebilir.
26 Temmuz 1993
Rahat ve derin bir uyku sonrasında hiç başağrım olmadan gözlerimi
açtım.Hava pek soğuk değil, kar atıyor ve görüş yok gibi.Kamp yerinde
,hemen önümüzden bir buzul deresi aktığı için , kar eritip su elde
etmek gibi bir derdimiz yok.
Öğlene doğru kısa bir buzul yürüyüşü yapıyoruz. Hava iyice sıcak
ve boğucu hale geldi ama sis devam ediyor. Sis içinden, yağan yeni
kar yüzünden düşen çığların sesleri bize kadar geliyor..
Alper bugün ,düne oranla çok daha iyi ,kendimi ona yakın hissediyorum,
uzun uzun sohbet ediyoruz.Gün batmadan sis dağılıyor ve vadinin
her iki tarafındaki 6000 metrelik dağlar kendilerini gösteriyorlar.
Umarım hava iyiye gidiyordur.
Ekipçe konuşuyoruz, yarın ne yapacağız? Açık ve net bir çığ tehlikesi
var,üç gündür ciddi miktarda kar yağdı dağa. Her gece ve gün boyu
bir sürü çığ iniyor..Sacha da dönelim deyince, biz de ısrarcı davranmıyoruz.
Yemek yiyip yatıyoruz,iyi hissediyoruz, dışarıda yine usul usul
kar yağıyor.
27 Temmuz 1993
Sabah, yerde ve çadır üzerinde yarım metre karla kalkıyoruz.Zavallı
Vaude çadırımız bu baskı altında acayip şekillere girdiğinden dolayı,
karı kürekle temizlemek, bize düşüyor..Ama,sis ve bulut yok bu sabah,
dağlar zümrüt gibi parlıyorlar. Yamaçlarda, her yerde çığ izleri
görülebiliyor.İki gün önce taş toprak olan yerlerde bile yarım metre
kar var. Ana kampa dönme kararı üzerine, tası tarağı toplayıp,yine
düştük yollara.. Komantsu buzulunu bir kez daha dönmemek üzere terkedip,çamurlu
geçidi, yeşillikleri geçtik, ama yolda herkes ayrı hızlarda indiği
için ,arkadaşlarla ayrı düştüm. Kafam düşüncelerle dolu,çayır çimen
içinden tek başıma kampa vardım.Hava açık ve az bulutlu, manzara
güzel.
Midem bozuk, başım hafif ağrıyor, boğazım da çok iyi değil. Ama
kampa gelip dinlenince hepsi bir anda geçti.Tüm malzemeleri bir
renk cümbüşü halinde serdik, kurutuyoruz. Bugün, hepimize yorucu
oldu.
Gittiğimiz rota ,Peak Lenin’in esas tırmanış rotası değil, Peak
Tsurupa adlı 6000 küsür metrelik bir dağın dik bir yamacını tırmanarak,uzun
bir sırt hattı ile Lenin’e batıdan bağlanması düşünülmüş…Hatalı
seçim, çünkü rota oldukça riskli ve gereksiz zor.Bizim Dağcılık
Federasyonu, Ruslarla Lenin’in klasik (Açıktaş) rotası için anlaşmıştı
ve biz,Ruslarla tartışarak ,anlaştığımız rotanın burası olmadığını,
Açıktaş rotasına gitmemiz gerektiğini kabul ettirdik. Bu arada,
Almanlar da buna uyandılar ve sonuçta, yarın kampı toplayıp Açıktaş’a
gidiyoruz!
28 Temmuz 1993
Uyanma, kahvaltı ve toparlanma sonrasında yola çıktık..Nefret ettiğimiz
sevgili kamyonumuz ile ,Pamir Platosu’nda tozlu, sarsıntılı bir
yolculuk ve Açıktaş Uluslararası Kampı’na varış-burası Mecit Hoca’nın
‘Pamir’de Türk Dağcıları’ kitabında tasvir ettiği gibi bir yer.
Bayraklar, barakalar, Kırgız yurtları,anıtlar ve mezarlar ile ,
tam bir ana kamp.Eski kamptan ucu bile gözükmeyen Peak Lenin ,buradan
muazzam gözüküyor, 7134 metrelik yatık zirvesi bulutlar arasından
parlıyor..Dağımızı ilk kez bu kadar detaylı inceleyebiliyorum. Bizim
kamp, Uluslararası Kamptan bir km. kadar yukarıda. Kampımızı kurduktan
sonra, Uluslararası Kampın kafesini, telsiz barakasını, ilkyardım
ve sağlık merkezini inceleyerek günü geçiriyoruz. Ortalıkta bir
Alman grubu olan DAV’ın adamlarından başka dağcı göremiyoruz, onlar
da yarın Peak Communizm’e gideceklermiş. Hepimiz havaya girdik,iyi
ki buradayız.
Gün batımında dağlar pembeleşti, bizim burası artık gölge ama
Lenin’e hala güneş vuruyor..Hava açık ve soğuk, rüzgar çıktı.Yarın
4300 kampına gitmeyi planladık. Almanların morali biraz bozuk
gibi, yarın yukarı gitmek isteyeceklerini sanmıyorum.
Uluslararası Kamp müdürlüğü’nden öğrendiğimize göre, bu sene klasik
rotadan Lenin'e çıkan henüz olmamış.Biz oraya gelmeden üç gün önce,
kötü havada tırmanmayı deneyen bir ekibin 6400 metreden, -30 derecelerde
dönmek zorunda kaldığını anlatıyorlar bize. Göreceğiz, bakalım..
29 Temmuz 1993
Sabah geç vakitte Açıktaş’I terkettik ve Rusların ‘krokodil’
dedikleri kayalık-topraklı sırtın sağına giren boğazdan yükselmeye
başladık. Cennet tasvirlerini akla getiren kokulu otlar,yaban soğanları
ve çiçekler, küçük şelaleler..Karşıdan gelen dağcıların yanısıra
, bizimle beraber yukarı giden dağcılar da var- bugün trafik yoğun.’Traveller’s
pass’ veya Mecit Hoca’nın kitabındaki adıyla ‘Seyyahlar geçidi’
olarak bilinen ,4000 metredeki bir bele yükselen düzenli zig-zag
patikayı izleyerek yükseliyoruz. Geçit, arkada aşağı inerek ,çarşaklı
araziden Lenin buzuluna yol veriyor.
‘Rehber’ Sacha artık bizimle gelmiyor, Almanlarla beraber takılıyor
hep. Biz de, dört kişilik hür bir ekip olarak hareket ediyoruz.
Aslında tam ve uyumlu bir ekip olma nosyonumuz asla olmadı ve olmayacak
da, herkes o kadar farklı veya zıt karakterler ki..Neyse,geçide
çıkınca Fransız, İngiliz , İspanyol ve Leningrad’lı Rus dağcılara
rastladık. İngilizlerden bir tanesi Lenin’in ‘ilk bisiklet inişi’ni
yapmak istediğini anlattı .Bisikleti ekipçe ,parça parça yukarı
kamplara taşıyorlardı.Birinde kadro, birinde cant, birinde tekerler
filan yani.. Olduğumuz yerden Peak Lenin çok net gözüküyor, önümüzde
yatık Lenin buzulu var,doğumuzda ise ’19. Parti Kongresi Dağı’
adını taşıyan gösterişli bir dağ görüyorum.
Geçitten Lenin buzuluna inen çarşaktan sonra, bir İngiliz ekibine
rehberlik eden Alexi Korin ve Sergei Arsentiyev adlı Rus dağcılar
ile tanışıyoruz. Her ikisi de çok iyi dağcılar, Alexi ,Peak Lenin’de
2. Kampta 1990 yılında düşen ve 51 kişinin hayatını kaybettiği dev
çığdan kurtulan tek kişi, hikayesi çok etkileyici. Sergei ise, oksijen
kullanmadan birçok 8000 metrelik dağa tırmanmış. Uzunca bir sohbet
sonrası, onlar inerken biz de buzul üzerinden, yukarıya devam ettik.
Lenin buzulu uzun, yaklaşık 10 km. kadar var ama orta kısmı tamamen
düz ,çatlaksız ve yürümesi kolay.
Ekiple ayrı düştüm yine, hepimiz farklı hızda gidiyoruz.Buzulun
sağ tarafına yakın giderken bir Rus kampından geçtim, oradakiler
ısrarla beni tutarak çay verdiler.Üstleri başları dökülen, hemen
her dağ malzemeleri ev yapısı olan ama içten insanlar…Vedalaşıp
çantayı sırtlandım ve 4300 metredeki kampa girdim, yol üzerinde
çok sayıda ve derince buzul çatlağı vardı.Kamp yeri ,oldukça güzel
ve buzula hakim bir yer , çevrede çok çadır var, hatta helikopter
için bile yer düzlemişler.
Bizimkilerin de varmasıyla ,çadırlarımızı kurup yemek yiyoruz.Tam
önümüzden nefis bir buzul deresi gürlediği için su sorunu hiç yok.Az
önce de ,henüz dün zirveye çıkmış bir İsviçreli ile konuştuk.Rotada
derin kar olduğunu söyledi ve çığ ve çatlaklara karşı dikkatli olmamızı
önerdi.Yarınki planımız 5400 kampına çıkmak.
Karşımızda, Lenin’in 3000 metreye yakın yükseklikteki karlı kuzey
yamacı dikiliyor, zirve bulutları yarmış geçmiş ,güneşte parlıyor..
Burada ise hava pek iyi değil, aşağılardan , uzaktan uzağa gökgürültüsü
sesleri geliyor.
30 Temmuz 1993
Bütün gece kar yağdı yine, hava bugün de açmaz derken öğleden
önce güneş parladı ve 5400 kampına tırmanmaya başladık.Biz tırmanırken
üst kamplardan tur kayağıyla inen bir İsviçreli dağcı yanımızdan
geçti, çok iyi iniyordu..Buzul çatlaklarının başladığı yerde ipe
girdik.Çatlaklar ,bambu çubukların ucuna bağlı turuncu bezlerle
işaretliydi ama bir süredir ısrarla yağan kar bunları gizliyordu.Buzulun
üzerini kapatan derin karda, yukarı giden iz açıktı ve patika gibi
gidiyordu.Saatlerce yükseldik, bıktırıcı olduğunu düşünürken, 5000
metre civarında ,çantamdan garip bir vınlama sesi gelmeye başladı-
aynı şey Nasuh’un çantasında da var.Hava acayip şekilde sıcak ve
elektrik yüklü, vınlama sesi de kazma- krampon gibi metal aksamdan
geliyor..Izgara olmadan şuradan bir kurtulsaydık..
Buzulun üst kısmında çatlaklar daha geniş ve uzun,ve tabii ki daha
derin.Alper ve Uğur biraz geriden geliyorlar.5300 metrede bir grup
Rus dağcısıyla karşılaştık,yanlarına gidince içlerinden birinin
yerde,mat üzerinde, uyku tulumuna sarılı yattığını gördüm. Daha
önceden birçok 7000’lik tırmanış tecrübesi olan bu adam, hiç aklimatize
olmadan buraya hızla tırmanınca, şiddetli başağrısı olmuş ve burnu
kanamış..yerde oldukça fazla kan vardı. Olay yerinde biraz durduktan
sonra, Nasuh’un peşine takıldım ama yorulmuştum artık, yetmezmiş
gibi ,hava da aşırı sıcak.
Kamp uzakta değildi ,gözüküyordu.O an içinde olduğum çanak , Rusların
‘Skavarada-Kızartma Tavası’ olarak adlandırdıkları, 1990 çığının
olduğu şanssız yerdi.Şimdi kullanılan kamp yeri ise buradan 100
m.yüksekte ve 400 m. uzakta, çığ düşmesi olasılığı olmayan bir
çarşaklı bir sette.Kampa girmemle Rusların elime bir bardak çay
tutuşturmaları bir oldu. Çantayı attım, yere oturdum.Hafif bir başağrısı
ve halsizlik var.Az sonra kendime gelerek,biraz ötede akan ufak
bir buzul deresinden su almaya gittim, bu arada Nasuh da çadır için
yer düzlemekle uğraşıyordu.
Daha sonra, gökten boşalan bir kar furyası altında beraberce çadırı
kurduk ve dar attık içeri kendimizi.Bol su ve oralet ile besledik
canlarımızı,dışarıda inceden bir kar yağıyor, ısı –10 derece filan
olmalı..Demin Uğur ve Alper de vardılar.
Yorucu bir gün oldu, Kamp yeri bizim daha hiç çıkmadığımız Ağrı
Dağının zirvesinden 250 m. daha yüksek! Yarın ,5800 m.’deki 3. Kampa
gideceğiz.Şimdi yatacağım, ellerim üşüyor, Petzl’ımın ışığı zayıfladı-
yazmak zor oldu.
31 Temmuz 1993
Gece kar yağışı kesildi , hava çok soğudu. Başağrım ve hafif olan
mide bulantım tamamen geçti,ama gecenin bir köründe tulumun ağzının
sıkma ipi söküldü, lamba ışığında onu dikmekle uğraştım.Öteden
bir yerlerden büyükçe bir çığ sesi geldi. Ruslar 1990 felaketinden
sonra akıllanmış olacaklar ki ,kampı buraya almışlar.Gece boyunca,
çok şahane olmasa da uyuyabildim,ancak çadırın altındaki zemin çok
bozuktu, döndüm durdum.
Sucuklu,peynirli omlet, sarelle ve çay’dan oluşan özel (!) yüksek
irtifa kahvaltımız sonrasında kampı gezdim,15 kadar çadır var, çoğu
da boş. Sahipleri ya yukarı kamplarda ya da ana kampa inmişler.
Lenin Dağı üzerinde her milletten dağcı var, ama en şaşırtıcı olanı
Türkler herhalde.
Lenin’in zirvesinden rüzgarla kar kalkıyor, 5800’den sonrası açık
sırtlar olduğuna göre, oldukça soğuk olmalı..Saat 12 civarında ‘rehber’
Sacha ve zavallım Almanlar geldiler 5400 kampına,durumları pek iyi
değil, yorgun gözüküyorlar.Biz de ,bir üst kamp olan 5800’e yola
çıktık.Hava sıcak, kar derin…ama kısa süre sonra hava kapadı, şiddetli
bir esinti karları suratımıza savuruyordu. Nasuh daha ileride,
Uğur ve ben beraberiz, Alper arkamızda, midesi yine fena galiba.Adım
adım, kulvarı bitirip sırta geliyoruz. Biraz yıldım sanki,derin
kar beni bıktırdı. Kamp yeri 6148 m.’lik peak Razdelni’nin altında,
rota da orayı izliyor zaten .Artık Peak Lenin’in sırt sistemine
çıkmak üzereyiz, dağın üstlerini görebiliyoruz.
Kampta iki boş çadır var,biz de çadırlarımızı bir kez daha, üstelik
bu kez ağızları birbirine bakar şekilde kuruyoruz. Başdönmesi yaşıyorum,
bu yükseklikte çok normal.
Garip bir hava var,esince çok soğuk, durgunken bunalımlı bir sıcak
oluyor, bu da insanı aptal ediyor.Uzaklarda, Alay dağları uzun bir
silsile halinde uzanıyor, kampın arkasında ise Lenin’in uzun sırt
hatları.Lenin, ‘en kolay 7000’lik ‘lerden birisi olmasına rağmen,
herhalde en zahmetli ve en sıkıcısı.
Akşamüstü, dışarıda kar yağarken Nasuh’la sarelle kutusunun dibini
sıyırıyoruz. Makarna ve çorba onu izliyor, bol sıvı alıyoruz. Çevremizdeki
dağlardan çığ sesleri yankılanıyor. Yarınki amacımız, sabahtan Razdelni
zirvesine çıkıp, bu kampa geri inmek. Aynı gün veya sonraki sabah
da Açıktaş’a, 3600 m.’ye inmeyi düşünüyoruz.
1 Ağustos 1993
Sabah, hava durgun olmasına rağmen soğuk, -20’ler filan olmalı.
Kalem dondu, yazamadım, hoş, çıplak ellerim de hissetmiyor zaten
yazarken.Gece yarı uyanık, yarı uykuda geçti, sabaha karşı keskin
bir başağrısıyla uyandım ve yine uyudum. Hayret, uyanınca iyi hissediyordum,ama
boğazım tahriş oldu, dudaklarım da acıyor. Nasuh da iyi değil, suratı
soyuluyor,dudakları uçuk içinde.
Çadır içinde herşey kırağı kaplı, ancak ocağı yakınca içerisi biraz
olsun ısınıp kurudu.Ocak, aşağılardaki gibi verimli yanmıyor, ben
de benzinin düşük kalitesine bağlıyorum bunu. Karşı çadırdan Uğur
ve Alper’in sesleri geliyor, Alper’in midesi fena yine. Adam bir
türlü rahat edemedi (sonradan anladığımıza göre, sorun yüksekliğe
değil midesiyle ilgili başka tür bir rahatsızlığa bağlıymış).
Alper rahatsızlığı dolayısıyla aşağı giderken, biz de , günler
sonra ilk kez hafif çantalarla 6148 m.’lik Razdelni zirvesine tırmandık.
Yamaç dik, kar derin, hava bir sıcak,bir soğuk, bıktırıcı oldu biraz.Bata
çıka Razdelni’nin zirvesine vardık,ısı rüzgarla beraber bir anda
düşüverdi. Güneyde ,Pamir’ler vahşi bir manzara, ufka uzanan bir
dağlar denizi sunuyorlardı.Biraz fotoğraf çektim ve fazla kalmadan
5800’e inmeye koyuldum. Uğur ve Nasuh ise 6100 kampına bakmaya gittiler.
Sabah soğuğu ile tezat bir sıcaklık vardı 5800’de, ayaklarım bir
anda ısınıverdiler. Dinlenip çay içerken, daha önce aşağılarda da
rastlayıp selamlaştığım yaşlıca bir Rus dağcısı geldi kampa,ona
da limonlu çay verdim ve bol bol konuştuk. St. Petersburg’lu imiş
ve adı da Anatoli Nosoff. Bana, seneler evvel yaptıkları Lenin’in
kış tırmanışını ve acımasız soğuğu anlatıyor..dişlerinin durumu
içler acısı, kentte adam gibi dişçi olmadığını söylüyor. Bu arada,
büyükçe bir Rus dağcı grubu geldi, Sibirya- Kamçatka- Moskova vb.
değişik bölgelerdenmişler. Kar küreğini ödünç istediler ve bana
da domuz yağlı ,sarmısaklı ekmek ikram ettiler, ben de çay verdim
onlara. Bu babacan insanlarla birarada olmaktan hoşnutum.
Bizimkiler de gelince bi çabuk toplanıp inişe başlıyoruz. Daha
önceden rastladığımız Valeri adlı dağcıyı inerken görüyoruz, Valeri
zirveye çıkmış ,ama..Çok iri, iki metrelik bir insan azmanı Valeri,çok
da güçlü, Açıktaş’tan iki günde, hiç aklimatize olmadan tırmanmış
zirveye.İnerken ona rastladığımızda ölmek üzereydi.Anladığım kadarıyla,
6500 metrede açıkta yatmış, iki adımda bir düşerek inmeye çalışıyordu.
Nasuh ve Uğur, yardım olsun diye ondan yük aldılar.
Biz 5400’e indiğimizde, Valeri yukarıdaki kulvarın başındaydı.Bir
anda, tökezledi ve taklalar atarak yuvarlanmaya başladı, kendi bir
yana, çantası bir yana! Yüz metre kadar düştükten sonra, kara saplanıp
durdu ve ona yardıma giden diğer Ruslar, toplayıp getirdiler kampa,
eline de hemen çay verdiler. Ruslarla aramız pek bi iyi, onları
seviyorum. Bu arada, ‘bizim’ Almanlar ortalıkta değiller.
5400’den, 5300’deki buzul platosuna, bazen ayaklarımız çatlaklara
girerek indik. Plato tehlikeli bir yer, her geçişimde farklı çatlaklar
görüyorum. Buzun altında bir yerlerde 51 kişinin ebediyen gömülü
olduğunu bilmek pek de hoş bir his değil….
4300’e inmemiz 2 saat kadar aldı, çadırın birini kurup tüm malzemeleri
içine yığdık. Alexi ve Sergei,bizi görünce hemen hal hatır sordular
ve çay ikram ettiler.Ancak hava kararırken Açıktaş’a varabildik,
yolda bisikletçi İngiliz’i gördük, 4300 kampına doğru bisikletini
buz üzerinde sürüyordu!
Ana kampa vardığımızda ‘ayaklarımıza kara sular inmişti’.
2 Ağustos 1993
İyi bir kahvaltı için uyandık ama avucumuzu yalayacağımızı bilemezdik
tabii ki. Bu günü çevrede gezerek geçirmek niyetindeyiz, Uluslararası
kampın barakalarında çok hoş siyah-beyaz fotoğraflar var. Haftalık
hava raporları da oraya asılıyor, onları da inceledik. Öğleden
sonra da duşa gittik. Bizim kamp ,herhalde stokları iyice tüketmiş
olmalı ki,herifler bize ‘toplama kampı’ tarzında yemekler filan
veriyorlar- mesela sade, az pişmiş çiğ patates veya yağsız pişmiş
lahana.
Gece hava ayaz, tüm Pamirler ayışığına boğulmuş.Biz de, yemek çadırında
Alper’in zor günler için sakladığı sucuğu,salçayla pişirip yiyoruz-tam
bir şölen! Alper ,sucuğun icadı dolayısıyla Kayseri’li olmaktan
gurur duyduğunu söylüyor.
3 Ağustos 1993
Derin bir uyku sonrasında, bir dinlenme günü daha başlıyor. Kahvaltıda
tuzsuz lapa makarna vardı, ben de bir snickers çikolata barı ile
kahvaltı ettim.Dere kıyısında çamaşır yıkama ve buzz gibi suyla
tıraş olma girişimi sonrasında, kampa gelen iki Rus dağcısından
ucuz malzemeler aldık-titanyum sikkeler, karabinlar filan.Açlıktan
geberiyorum, keşke iyi birşeyler yiyebilsek…
Öğlende yine lahana vardı. Kampın helikopter pisti görevi gören
düzlüğüne iki büyük helikopter dolusu İspanyol dağcı geldi. Helikopter
pilotlarıyla konuştuk-kafa başı birkaç dolara yarın sabah 4300’e
gitmek üzere anlaştık. Böylece 10 km. yoldan kurtulurken, bir gün
de kazanmış olacağız-çünkü hava raporunda havanın iki veya üç gün
açık olacağı, sonra bozacağı yazıyor.
Akşamın ilginç olayı ise, kendi tasarlayıp diktiği yamaç paraşütüyle
Lenin’den uçan 62 yaşındaki bir adamın kampa gelişi oldu.’Dede’
sadece Lenin’e yedi kez tırmanmış.Bunu görünce, ‘’aslında yarınki
helikopterle Alma-Ata’ya dönsek’’ diyorum kendi kendime. Helal olsun
sana, dede!
4 Ağustos 1993
Cepheye dönüş..Kahvaltıda etli makarna (yiyemedik tabii) vardı,
bu öğünü bol çayla geçiştirdim.Uzun lafın kısası, bindik Rus helikopterine
ve 4300 kampına varmamız 8 dakika aldı. Buzuldan yürüyüp kampa ulaştık,çadırımızı
topladık,iyi bir tempoyla 5400’e uzandık.Nasuh daha hızlı,basıp
gitti, biz de üç kişi ,normal bir hızla yükseldik.Bir süredir hava
açıktı ya,çatlaklar genişlemiş, kar çok sertleşmiş. Durumumuz iyi,5400’de
nefesimiz kesilmiyor,harekette nabız 100-110 civarı,çantayla giderken
ıslık çalıp şarkı söyleyebiliyoruz.Tüm bunlar fena aklimatize olmadığımıza
işaret. Başağrısı ve bulantı artık hiç yok, bol da sıvı alıyorum
, işler yolunda gibi. Tüm sefer boyunca ilk defa, zirveye çıkabileceğimizi
ümit edebiliyorum.
Yemekte erişte var, keyfimiz yerinde Nasuh’la.Dudaklarım çok feci
çatladılar,canım yanıyor.Devamlı yağlı tutsam da faydası yok, Nasuh
da aynı dertten muzdarip..Yarın, 5800 kampını es geçerek 6100 kampına
çıkmaya niyetliyiz, ertesi gün muhtemelen zirve denemesi yapacağız.Sonra
zaman bitiyor,Kazakistan vatandaşı olmak istemiyorsak, uçağa yetişmemiz
gerekli.
5 Ağustos 1993
Soğuk bir sabah..gece çok derin uyuduk ikimiz de.Hava tamamen açık,
kampı öğleden önce terk ettik. Nasuh ,görece hızlı gittiği için
çadırı, ocağı ve bir tencereyi o aldı , ben de eşit ağırlıkta başka
malzemeler aldım. Biz de üç kişi, başlngıçta istikrarlı bir hızla
devam ettik. Bir süre sonra, Alper’in midesi yine fena oldu, Uğur
Alper’le kaldı. Ben de Razdelni zirvesine ilerledim. 5800 kamp yerinde
kısa bir mola-çantama oturup elmalı oraletle beraber aspirin tabletleri
yuttum. Aspirin, bu yükseklikte ne kadar sıvı alınırsa alınsın,
salça kıvamına gelmeye meyilli olan kanı incelttiğinden dolayı,
önemli bir ilaç.
Daha sonra,adım adım, hiç acele etmeden, yorulmamaya çalışarak
,Razdelni’nin yamacını tırmandım ve 6100 kampına indim ,yine de
güç rezervimi tüketici bir çıkış oldu bu. Arada, bulut ve sis geliyordu
batıdan.Nasuh, çadırı kurmuş ve su elde etmişti. Yayıldım çadıra
ve yarınki etabın güç olacağını düşündüm.
Makarna-çikolata-bol sıvı sonrasında dinleniyoruz. O sırada Uğur
da geldi, Alper’I 5800’de bırakmış, yorgun gözüküyor. Bizim çadırda
üç kişi yatacağımız için tüm ekstra malzemeyi bivak torbasına doldurup
dışarı attık ve içeriyi biraz olsun rahatlattık. Ocak devamlı yanıyor,
devamlı su elde ediyoruz. Geçen günlerin zorlamaları ve özellikle
besinsizlik sonucunda iyice zayıfladım, pantolonum üzerimden düşüyor
artık.
Bizim garip ve ‘herkesten akıllı’ Almanlar,tüm uyarılarımıza rağmen,
Rus Mayak dağcı grubunun daha önceden kazdığı çadır yerlerine kamp
attılar.Az önce, gün batmadan gelen Ruslar, bir tartışma sonucunda
onları kovdular. Şimdi, Almanlar karanlıkta çadır yeri açmaya uğraşıyorlar..
Biraz evvel, 6100 metreden gün batımını izledik, yarın büyük gün,
zirveye gidecez…
6 Ağustos 1993
Gece hiç üşümedik ama sabah çok soğuktu.Çadırın içi feci kırağı
tumuş, herşey kristalize buz.Kısa bir kahvaltı ve güneş karşımızdan
doğarken yola çıkmaya hazırız. Rüzgarlı bir gün,hava değişiyor sanki.
Soğuk ,maneviyat kırıcı olarak nitelenebilecek şiddette.Kaztüyü
anoraklarla kampı terk ediyoruz,rota yatık, çarşaklı, karlı bir
sırt ve bıktırıcı.6400 platosuna varmadan önce,uzakta, güneydeki
dev bir dağı gösteriyoruz birbirimize: 7495 metrelik Peak Communizm.
Bir buçuk saatte, bata çıka 6400 platosuna varabiliyoruz. Güneyimizde
6000 küsür metrelik dağlardan oluşan bir okyanus, kuzeyde ise bir
bozkır platosu..Nasuh iyice ileride, Uğur hemen önümde, arada da
Ruslar var. Çıkışa 17 kişi kadar başladık.6500 metrede ,kısa bir
dik etap geçerek, sırtta devam ettik. Rota çok uzun ve bitmek bilmiyor..
Az sonra,güneyden bulutlar belirdiler ve dönerek yükselmeye başladılar.Galiba
hava kapıyor. Uğur’la durup su ve dekstroz tableti için mola veriyoruz.
Bazen şiddetle başım ağrıyor, ağrı kesici ile bunu da çözebiliyorum.
Kısa sürede bulut bastı ve manzara filan da kalmadı, hatta, yağış
ve tipi başlarsa kaybolmak bile sözkonusu olabilir..Uğur önde, ben
arkada, kısa dik etaplar ve uzun yatık platolar geçerek Lenin ‘in
zirvesine gidiyoruz. Ama yoruldum artık, kaybedilmiş bir savaş bu…
6950-7000 metre civarında,göz gözü görmüyor. İzleri takip ederek
gidiyoruz ama adım adım..boğazım çok ve derin nefes almaktan yara
oldu. Biraz yukarıda duran bir grup yorgun Rus , bize Nasuh ve
iki Rus’un siste zirveyi aradıklarını anlattılar.Az sonra, yukarıdan
Nasuh’un geldiğini gördük, siste çıkıp inmiş. Uğur, dönmeyeceğini
söyledi ve buluta daldı. Ben de, bir an düşündüm, burası zaten
7000 metre, hem fırtına var , ne göreceğim ki dedim kendi kendime.
Üstelik, hedefi bile göremeden , sarhoş gibi gitmenin anlamı neydi
ki ? Derhal kararımı verdim ve o noktadan aşağıya döndüm, hava
her an daha da bozuyordu.Önce yavaş, sonra daha hızlı şekilde, 2
saatte 6100 kampına inebildim .Yol üzerinde, bizim Almanlar’dan
iki kişiye rastladım, o saatte yukarı gittiklerine göre delirmiş
olmalılardı! İnmeleri gerektiğini anlattımsa da dinlemediler, eh,
kendileri bilirler. Kampta, oldukça iyi ama yorgun
hissediyordum, sabahtan bozuk bıraktığımız çadırı düzenledim,yedim
, içtim ve bizimkilere de sıcak sıvı yaptım. Karanlık basarken,
önce Nasuh, sonra da Uğur geldiler ve hemen uyudular, daha doğrusu
‘sızdılar’.
Yukarıda, o noktadan zirveye gitmemek bana ne kaybettirdi? Muhtemelen
,sadece fiziki olarak Lenin’in tepesinde olmamı engelledi. Ayrıca,ekipten
iki kişinin çıkmış olması da bir tür züğürt tesellisi..
Yoruldum bugün,ceset gibi uyuyacam herhalde. Dışarıda kar yağıyor,
yine yağıyor hiç bıkmadan. Bu dağ biraz yıldırdı, sıktı beni.
7 Ağustos 1993
Başarısızlık! Yenilgi! Bozgun! Sabah uyanınca ilk aklıma gelen
şey, vicdan azabı gibi bir başarısızlık hissiydi. Neyse ki gece
çok derin uyudum,esen fırtınayı duymadım. Sabah, çadırın üzerinde
bir metreye yakın kar yığılmıştı, bir de çıkıp onu küredik, arada
çadır yırtıldı.
Almanlar,dün gece kampa dönmediler, başlarına iş gelmemiştir umarım.Bu
sabah kamp yeri çok soğuk, rüzgarla –30 var herhalde. En büyük
sorun tuvalet, bunu da çadırların biraz ötesinde, yamaçta bir buzul
çatlağı (daha doğrusu, doğal bir buz mağarası ) bulup, içine girerek
hallettim.
Zar zor toparlanarak, tekrar Razdelni zirvesine çıktık, bu kez
Mayak dağcı grubu da bizimle.Kısa sürede 5400 kampına indik, orada
Sergei ve Alexi bizi tebrik ettiler ve tabii ki ,hemen birer bardak
sıcak çay ellerimize verildi. Nasuh, buradan Tien-Shan’a, Peak Pobeda’ya
gitmek istiyor ve Ruslardan tavsiye alıyor.
Bir kez daha yola düşerek,Lenin Buzulu’nu iniyoruz.İndikçe ısınan
havada,artık iç giysilerimizle yürüyoruz.4300 kampındaki kalabalığa
inanamıyoruz,en az 30 çadır var..
Alper ve Sacha 4300 kampındaydılar,bizi hemen kutladılar. Malzemeleri
açıp kurutmaya giriştim, herhalde 6100 metreden ,aceleyle topladığımız
çadırla beraber 5 kilo kar getirmişimdir! Yola devam, buzulu ve
‘Seyyahlar geçidi’ni geride bırakıp hava kararırken ana kampa varabildik
ancak. Bize verilen tek yiyecek, pis kokan bir çorbaydı ancak.
Biz de , acı soslu makarna pişirdik ama paramparça dudaklarımız
yüzünden bağıra bağıra yiyebildik..Yıpranmış durumdayız.
8 Ağustos 1993
Nasuh ile gece üçte müthiş bir mide yanmasıyla uyanıp, tuvalete
koştuk, ishal! Kahvaltıda ise, yine snickers çikolata ve haşlama
çay..yeter yahu!
Hava bugün sabahtan kapalı, öğlen olmadan gökgürültüsü ve dolu
bastırdı. Almanlardan haber aldık, 6100 kampına dönemeyecek kadar
yorulunca , 6600 metrede açıkta gecelemişler ve hem el ,hem de
ayaklarını dondurmuşlar..’Rehber’ Sacha da onlara yardıma çıkmış
bizden sonra, o da tek ayağının parmaklarını dondurmuş onlarla
uğraşırken.Herifler kampa inince,derhal Uluslararası Kampın ilkyardım
barakasına taşındılar ve serum bağlanıp, iğne yapıldı…Biz ise hala
bitkiniz, özellikle beslenememek bitirdi bizi, çok kilo kaybettik.
Sağlığı yerinde olan diğer üç Almanı da yanımıza alarak, Lenin’e
çıkıp indiğimizde bize bir kuzu kesmeye söz veren yurt sahibi
Kırgız Sagınbay’ın yurduna yollandık. Taptaze tandır kuzu eti, hamur
kızartması,bal, kaymak ve bol çay ile deliler gibi tıkınıyoruz,
Dışarıda, şimşekler çakıyor, dolu yağıyor, sanki gök yere düşüyordu.
Almanlar ise ,sadece elle yediğimiz ete değil, Sagınbay ile konuştuğumuz
kendi dilimize de şaşırıyorlardı. Uzun zamandır yediğimiz bu ilk
düzgün yemek için, Sagınbay’a minnet borçluyuz hepimiz.
Biz indik ineli yukarılar fırtınalı,dengesiz bir hava hakim. Bizim
de sağlık durumumuz çok iyi değil, genelde hepimizin midesi bozuk.
9 Ağustos 1993
Bugün Alma-Ata’ya dönüş yolculuğuna başlıyoruz. Ana kampı söktük,
Nasuh’un Pobeda’ya gitmek isteği sabit, ona gereken malzeme ve yiyecekleri
verdik. El ve ayakları donuk iki Almanı da, 5 kişi zorlukla kamyona
taşıdık ve.. Elveda Açıktaş, güle güle Peak Lenin! Zorlu yolculuğa
selam- Alay dağları, Oş Şehri..Oş’ta döküntü bir köyevinde, sarhoş
bir Kırgız’ın tacizine rağmen, kötü ötesi yemeğe rağmen uyuduk.
Bu gezide izlenimlerim olumludan çok olumsuz, ilk yurtdışı ve yüksekirtifa
tırmanışım böyle olmamalıydı. 4300 kampında gördüğüm Sergei’nin
grubu ne kadar şanslı, herifler Taşkent’e uçakla, Açıktaş’a helikopterle
geliyorlar.Bizim Federasyon ise, onlarla aynı miktar parayı ‘bizim’
Ruslara ödedi..Tek tesellimiz, zirveye çıkılmış olması, ülkeye başarıyla
dönmek…
10 Ağustos 1993
Bazı oyunlar ve taklalar sonucunda, Oş’tan uçağa binerek, Alma-Ata’ya
45 dakikada vardık. Nasuh, Oş’tan Tien-Shan için ayrıldı, yolu açık
olsun. Yarın Türkiye’ye dönüyoruz. Alma-Ata’da ölesiye yemek yedik.
11 Ağustos 1993
Formaliteler filan derken, işte THY uçağı ve bir aydır yediğim
en iyi kahvaltı! Hazar denizi ve Kafkas dağlarının karlı zirvelerini
10.000 metreden izlerken düşünüyorum da- yine dağa gitmek istiyorum!
|